MÜSLÜMAN KANI AKITMAK İSTEMEYEN HÜKÜMDAR

0
41

İttihad ve Terakki fırkasına bağlı Hareket Ordusu, Sultan Abdulhamid’i tahtından indirmek üzere İstanbul’a doğru ilerlemekte iken bir iki müşir ve ferik, Sultan Hamîd’in ayaklarına kapanarak, Hareket Ordusu’na mukavemet edilmesini istirham ettikleri halde, Padişah kabul etmemiş, asabi bir sesle:

– Paşalar, ben halîfe-i İslam’ım, Müslüman’ı, Müslüman’a kırdırmam(!) deyip bitişik odaya çekilmişti. Tarihçi İsmail Hami Danişmend bu olayı şöyle değerlendiriyor: “O sırada Sultan Abdulhamid’in ağzından çıkacak tek bir kelime, Hareket Ordusu denilen derme çatma güruhu bir anda mahvetmeye ve Türkiye’nin en mükemmel kuvveti olan birinci ordunun antalya escort başına iyi bir kumandan koyup “vur” emrini vermesi, devletin bütün mukadderatını değiştirmeye kâfidir…

Evet, büyük Abdülhamid, yalnızca kendi saltanatını değil, devleti de büyük bir badireden, hatta dağılıp yıkılmaktan kurtarması muhtemel bulunduğu halde, sırf Müslüman kanı akmasın diye saltanattan çekilmeye razı oluyor..”

Merhum Osman Nuri Lermioğlu ise “Halkın İstemediği İnkılâpMeşrutiyet” adlı eserinde, Padişahın Balkanlardan gelen istilacı orduyu durdurmak için izin isteyen Ethem Paşa‘ya şöyle cevap verdiğini yazıyor; “Ben evlat ve kardeş kanına giremem. Ortada hiçbir sebep yokken adım ‘Kızıl Sultan’ oldu. Şimdi buna mâsâdak(uygun) olamam. Hiç mukavemet gösterilmesin. İlahi takdir neyse yerini bulur.”

Lermioğlu şöyle diyor; “Abdülhamid yalnız mahiyetindeki tüfekçileri harekete geçirse, Hareket Ordusunun İstanbul’a girebilmesine imkân kalmayacağını o devri ve icaplarını bilenler hakikat olarak tekrarlarlar.”

AYAKBAĞI

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü hocalarından merhum Celaleddin Ökten merhumun Menderes ile Bayar‘ın beraberliğinin arka planına ışık tutan şu sözleri sanki bugün söylenmiştir: “Türk’ün imanının düşmanları, Celal Bayar‘ı, Adnan Bey’e ayak bağı olarak koymuşlardı. Biliyorlardı ki bu millet, bütün felaketlere, musibetlere rağmen, daima imanına aşina olan kimselere rey verecek, onları kazandıracaktır. Bunun için milletin sevdiği kimseler seçimle iktidara gelseler bile, iş yapamasınlar diye, hem onların arasına kendi adamlarını soktular, hem de bir sürü engeller, kanunlar koydular.

27 Mayıs hükümet darbesinden sonra yapılan anayasalar, çıkarılan kanunlar hep, başa gelecek vatan evladı dindar insanların ayağına, eline, diline vurulan kilitler, zincirlerdir. Milleti temsil eden birileri başa gelse bile önlerinde kaç tane engel vardır. Anayasa Mahkemesi engeli, Danıştay engeli, Sayıştay engeli daha bilmem neler… Tabii bunlar, kendileri gibi düşünen, millete ve dine aykırı hükümetlere karşı kullanılmaz. Yahu şu kadar milletvekilinin, şu kadar senatörün ittifakla aldıkları bir kararı, bilmem ne mahkemesi bozacaksa, o kadar adamı seçmeye, meclisleri toplamaya ne lüzum var? Yahu bu memleket onların çiftliği mi? Maalesef bu işler, işte çözülmesi beklenen kördüğümlerdir.”

CLAUDE FARRERE’NİN TESPİTLERİ

Cumhuriyetin ilk kuruluş günlerinde Mustafa Kemal başta olmak üzere birçok idareciyi çok ciddi bir şekilde uyaranlardan biri de samimi bir Türk dostu olan Fransız Claude Farrere‘dir. ‘Türkiye’nin Mânevi Kuvvetleri’ adlı kitabında şunları yazıyor:

“Eski Türkiye’yi medeniyete götüren tek vasıta İslam’dı. Gerçek bir imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mü’mindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir yol olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine çok yakın olan bir halkın iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın çok ciddi bir şey olduğuna eminim. Ankaralı erkekler bugün bu tehlikeli yolu seçmiş bulunuyorlar. Ankaralı hanımlar da öyle. Dün bu hanımlar inanıyorlardı. Bugün artık inanmıyorlar. Hiç değilse kocaları onları böyle davranmaya zorluyor. Bu zorlamanın kadınlar üzerinde büyük tesiri olduğu muhakkak. Artık kendilerini istikbale götürecek hiçbir şey bulamıyorlar. Nasıl ki Ankara’yı yapan mimarlar da, kendileri eski şahane eserlerin çizgilerinden faydalanarak yeni şaheserler meydana getirecek sanat ruhunu bulamışlarsa. Bundan daha acı bir şey olamaz.”

Ankara için tesbitleri de şöyle:

Ankara sun’i bir şehir, atmosferi yok

“Ankaralı hanımlar Parisli, Berlinli hanımlar gibi konuşmaya özeniyor. İçlerinde şahsi, milli olan ne varsa silinip gitmiş gibi. Zaten Ankara’nın kendisi de Şikagovari bir şehir. Gerçek yuvalarından kopmuş, köklerinden sökülmüş, insanların içindeki manevi derinliği bulmak için elbette böyle bir derinlikleri var, onların da istasyona dönüp trene binmek bu sun’i Türkiye’yi terk ederek gerçek Türkiye’yi bulmak lazım. Evet, nerede olursa olsun, ama gerçek Türkiye’yi bulmak lazım. Kısacası yeni Ankara’yı zevksiz, ruhsuz insanlar yapmış.”

Bir gerçeği de şöyle dile getiriyor:

“Türkler eski hayatlarıyla hiçbir ilgi kurmada yeni bir hayat yaşamak için giriştikleri tecrübede muvaffak olabilirlerse çok şaşarım. Bana öyle geliyor ki, bugün kendilerine menfur gibi görünen, ama onlar için tek kurtuluş yolu olan mazilerine yavaş yavaş dönmek zorunda kalacaklardır.”

Bu samimi Türk dostu Fransız, dinle pek alakası kalmamış sadece sözde müslüman olan tamamen batılaşmış bir Türk ailesi ile dostluğundan ve bu ailenin Paris’te bir kolejde okuyan 10 yaşındaki kızlarından bahseder. Ve bu kızın o küçük yaşta, ana-babasına rağmen ve Paris’e rağmen iyi bir müslüman olduğunu ve dininin vecibelerine çok iyi bir şekilde yerine getirdiğini sevinçle, büyük bir umutla ifade eder:

“Bugünkü Türkiye’yi idare edenlerin din adamlarına (hayır yanlış söyledim) dine karşı açtıkları korkunç mücadele, aksine dine karşı bir düşkünlük uyandırdı. Kimlerde mi? Çocuklarda. Minicik çocuklarda. Evlerinde Müslümanlıktan bahsedilmeyen, bir defa bile camiye gitmemiş olan, anasının, babasının ibadet ettiğini görmeyen öyle kız çocukları bilirim ki, esrarengiz bir sevki tabii ile belki de ırkın verdiği bir temayülle ibadet etmekten geri kalmıyorlar.”

Türk dostu, tanıdığı bir ailenin 10 yaşındaki kızı Günay için de şunu yazıyor: “Günay hanıma hayretle, hayranlıkla bakıyordum. On yaşına bakmadan baba evinin tutumunu alt üst eden, en küçük bir zaaf göstermeden, kendi kendine verdiği imana sadık kalan, tek başına atalarının an’anesini, dinini devam ettiren bu çocuğa hayran olmuştum.”

Kaynaklar

1- İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi

2-Osman Nuri Lermioğlu, Halkın İstemediği İnkılâp, Sabah Gazetesi Kültür Yayınları, İst. 1976

3-Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, Cilt; 1, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Gonca Yayınevi, İst.

4-Zeki Soyak, Mefkûre, İlk Adım Dergisi Yayınları

Leave a reply